“Yerlilik”, yeniden tedavüle

Türkiye’de yerlilik kavramının, yaygın olarak bir etnisiteye ait olmak anlamında algılandığı görülüyor? Türkiye’de yerlilik anlayışını ve bunun yansımalarını değerlendirir misiniz? (tarihsel süreç içinde Türkiye’deki yerlilik anlayışının etkilerini değerlendirmeniz memnun edecektir)

Evet, garip bir anlam tortusu bu; çocukluk zamanlarında okuduğumuz Teksas ve Tommiks gibi çizgi romanlarda Kızılderililer “yerli” diye isimlendirilmişti; bu çizgi romanları İtalyanca’dan çevirenler, “yerli”ye herhalde Amerika kıtasının otokton ahalisi anlamını yüklüyorlardı. “Autochthon” tam da bu mânâyı karşılar; “esas yerli, bir yerin kadim insanı”. Tabiri Amerika gibi harîmine henüz XVI. Yüzyıl başlarında girilmiş bir kıta için kullanırsanız mânâ yerine oturuyor fakat Anadolu gibi kavimlerin makas değiştirdiği, çoğu zaman bekleme salonu gibi vazife gören bir coğrafyanın otokton ahalisi yoktur. Biz Türkler de dahil olmak üzere Anadolu’ya bir otokton topluluk izâfe etmek yanlıştır. Türkler de dahil olmak üzere bugün bu coğrafyayı vatan bilen her etnisite, bu topraklarda kıdemlilik iddia etmek, otokton ahali olduğunu ileri sürmekten yola çıkarak aidiyet tarifi yapmaya kalkışmamalıdır. Tam aksine aynı coğrafyayı vatan tutmuş insanların siyasi, kültürel, dini ve tarihi ortak paydaları anlam ifade etmelidir.

Yerlilik kavramının böyle uzun izahlar gerektiren netâmeli bir yanı var fakat Türkiye’de kavramlarla iş gören herkes, bu gibi sevimsiz tarifler ve anlam kadastrosu yapmadan konuşup yazmak imtiyazına mâlik değildir. Biz, eski lugatini beğenmediği için geçersiz sayan ama yenisini inşa edeyim derken bütün nirengileri yerinden oynatan bir zihni iklimde okuyup yazmak ve düşünmek zorunda kalan talihsiz kuşaklarız. Milliyetçilik hakkında söz söylecekseniz evvela kavramıı tarif ve tahkim etmeniz gerekir, aksi takdirde anlaşılmaz, daha fenası yanlış anlamalara uğrarsınız meselâ. Bu sevimsizliği, sosyal ilimlerin bütün temel kavramlarına teşmil etmek mümkün.

Bana göre yerlilik kavramının Türkiye’de yeniden tedavüle konulması gerekiyor; zira bu kavram, milliyetçiliğin endüstriyel çapaklarını izale etmek, milliyetçiliği bütün vatanperverlerin içten benimseyeceği şekilde tesviye etmek, tabir caizse bir müşterek tarih ve kader beraberliği şuuru geliştirerek onu isimlendirmek için gerekli. Ben bu kavrama, bilinen ve anlaşılan şekliyle milliyetçilik kavramını eleştiren ve müşterek paydaları genişleter bir anlam yüklüyorum. Bu mânâda yerlilik kavramının çok az kullanıldığını da belirtmek yerinde olacak.

Ulus devletin ve ulusal kimliğin homojenleştirici yapısının yerel kültürler açısından bir tehdit unsuru olduğu düşüncesine katılıyor musunuz? Konuyu Türkiye bağlamında düşünecek olursak, yerelliği de bünyesinde barındıran bir entegrasyon biçimi mümkün olabilir mi? Bu bağlamda yerliliğin daha zengin bir toplumsal bütünlük sağlayabilecek unsurları olarak neleri görüyorsunuz ?

Müsaadenizle kendi kelimelerimi kullanarak cevap vermek isterim: Milli devlet ve milli kimlik kavramlarının üzerinde durmak lazım. Bilindiği gibi milliyetçilik endüstriyel bir kavramdır ve yeni çağlara aittir, moderndir; milli devlet ve kimliğin homojenleştirici niteliği, mahalli kültürlerden de önce klasik dünyanın âhengini değiştirerek insan topluluklarının yeni öbekler etrafında toplanmaları gerektiğini va’zetmişti. Onsekizinci yüzyılda Avrupayı etkisi altına alan milliyetçilik cereyanı böylece büyük bir dönüşüm başlattı ve bu dönüşüm dünyanın sair bölgelerinde etkisini hâlâ sürdürmektedir. Mahalli kimlik ve kültürler bana göre milliyetçilik çağının başlamasından önce çok daha tabii ve güvenli bir siyasi iklim içinde barınabiliyordu fakat mesele mahalli kültürlerin tehdid altında kalmasından daha vahimdir ve her nevi totalite, modenlikle birlikte muhtelif görüntüler altında dünyada daha fazla egemen olmaya başladı. Böylece sadece mahalli kültürler ve kimlikler değil, bütün beşeriyet, klasik çağlarda görünmeyen bir totaliter zihniyetin baskısı altına girdi.

İşte bu çerçevede yerlilik, klasik çağlardaki supranasyonalitenin milli hudutlar içinde yeniden tesisi anlamında okunabilir ve okunmalıdır; bir nevi emperyal toplum anlayışı yani. siyasi ihtilafları reddetmeksizin onun üstüne çıkan, inanç ve etnik ayrılıkları didiklemeden bunların daha fevkinde bir siyasi ve tarihi kültür etrafında birleştiren, tek tek insanları ve insanî organizasyonları mümkün olan en yüksek hürriyet ikliminde bir arada tutan yeni bir siyasi kültürden bahsetmeye çalışıyorum.

Günümüzde yaşanan küreselleşme sürecinin, yerel kültürler ve yerellik açısından ne gibi yansımaları olduğunu düşünüyorsunuz?

Küreselleşme, kağıt üzerinde mahalli kültür ve etnisitelere eskiye nisbetle daha geniş bir hareket imkânı veriyormuş gibi görünüyor ama Küreselleşmenin tabiatına bakmak lazım; 11 Eylül hadiselerinden sonra küreselleşmenin gerçek tabiatı kısmen ortaya çıktı. Esasen küreselleşmenin yeni bir Amerikan imparatorluğu ideolojisi olduğunu çok önceden farketmeliydik ama “aydın iyimserliği” denilen vâkıâ bu gerçeğin anlaşılmasını geciktirdi. Aydınların sâfiyeti ve ütopizmi tükenmez.

Küreselleşme sürecinde Batı dışı toplumlarının kendilerine dayatılan evrensel değerlere alternatif olabilecek değerleri mübadeleye sokamadıkları görülüyor. Yerel değerlerin bu mübadeleye sokulmasının nasıl mümkün olabileceğini düşünüyorsunuz?

Küreselleşme, batı dışında kalan toplumların eşit birer aktör olarak tarihi sürece katılabileceklerini vaadediyordu; global değerlere boyun eğenler dünya kamuoyunun eşit ve onurlu üyeleri olabileceklerdi; buna mukabil her nevi milli ve mahalli özellik dünya barışını renklendiren birer çiçek gibi çelenkte yerini alacaktı. Dünya tarihin anahatlarına âşinâ birisi için küreselleşmenin nasıl bir “güçlülerin ideolojisi” teşkil ettiğini farketmemek imkânsızdır; keza, batı dışında kalan toplumların evrensel kültür ve siyasete bir katkı yapabileceklerini düşünmek de muhâl ihtimâldir. Dünya ekonomisini batı yönetiyor, iletişim sektörü batı’nın daha doğrusu ABD’nin güdüm ve yönetimi altında. Ekonomi ve iletişimin güdüm altında olduğu bir dünyada fiilen kültür değerlerinin sözü edilemez. Kabaca iki asır süren moderniteden sonra küreselleşme denilen ideoloji, dünyanın renklerini soldurdu. Ancak küresel değerleri va’zedenlerin hoşuna gidebilecek ürünlere pazar bulma şansımız var ki bu, evvelki asırları hasretle aratacak yeni bir totaliterlik dalgasından başka bir şey değildir.

Uzun süredenberi AB’ne uyum sürecinde kabul edilen ana dilde eğitim, radyo-tv-gazete yayını yapılabilmesine yönelik tartışmalar sürüyor. Özellikle bu serbestinin, Türkiye için ciddi ulusal bütünlük sıkıntısı yaratabileceğini öne süren görüşler de bulunuyor. Bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim nokta-i nazarım tamamen farklı. Türkiye’de Türkçe’den farklı dille eğitim ve neşriyat yapılmasını, Türkçe’nin medeni bir dil olarak üstünlüğüne meydan okuma cinsinden görmem. Meseleyi “resmi dil-mahalli dil” dikotomosi içinde görmek bana göre yanlışın ta kendisidir. Türkçe resmi dilimizdir fakat ondan çok daha önemli ve öncelikli olmak bakımından medeniyetimizin ve varoluş üslubumuzun lisanıdır. Farklılık şurada ki biz Türkçe’yi bugün pek zelil ve perişan bir hale getirdik; kendi elimizle zaafa uğrattık ve mesela Türkçe’yi şiir dili olmaktan çıkardık. Bugünün Türkçesiyle şiir yazılamıyor, bugünün dili edebi sanatları taşımakta zorlanıyor. Benim için esas mesele budur ve ben daha ziyade işin bu vechesi ile ilgiliyim. Mahalli dille eğitim ve yayın milli bütünlüğü zedeler mi sualini çok tâli bir mesele olarak görmemin ana sebebi bu. 50 Sene sonra bugünün Türkçesi’ni ancak Türk dili uzmanları anlayabilecekler ve galiba daha çoğu İngilizce pek azı Türkçe bir kırma lisan hakim olacak. Bu fırtına esnasında değil mahalli dillerin, Türkçe’nin bile ayakta kalması imkânsız gibidir. Dün neyi tahrib ettiğimizi henüz anlayamadık; yarın neyden mahrum kaldığımızı hiç bilemeyeceğiz.

Türkiye’de değişik alanlarda (şehirleşme, edebiyat, dil) geçmişle bugün arasında devamlılığı sağlayabilecek muhafazakar bir geleneğin oluşmadığı görülüyor. Bunun nedenleri olarak neleri görüyorsunuz? Türkiye’deki muhafazakar anlayışı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Modernite dünyanın her yerinde geleneği kırdı ve zaafa uğrattı; “elle gelen düğün bayram” kabilinden değişimin moderniteye düşen hissesine itiraz etmenin anlamı yoktur. Ne var ki Türkiye’de gelenek, tabii değişimin ötesinde bir resmi siyaset uygulamasıyla bastırıldı ve bugün neredeyse tamamen dumura uğramış haldedir. Başta dil meselesi geliyor. Biz dil değiştiren bir milletiz; bunu yeni bir toplum inşa etmek için bile isteye, hesaplayarak yaptık. İmparatorluk bakıyyesinden bir milli devlet çıkarmak için gereksiz fedakarlıklara giriştik. Dille birlikte ancak dille ifade edilebilen bütün mirasımız yok hükmüne geçti.

Bu şartlar çerçevesinde muhafazakâr gelenekten bahsetmek ne deerece mânâlıdır bilemem. Bizim kuşak, türbenin son türbedârıdır. İçtimai hâfızamız yok denecek derecede silik. 70′li yıllardan bahseden kitaplar nostalji edebiyatından sayılıyor mesela. 50′li yılların gazetelerini, dergilerini, kitaplarını okuyup anlayabilen kişiler parmakla gösteriliyor. Zihnen 80 sene öncesine gidebilenler ise enikonu değil, resmen uzman sayılıyor.

Yeni zamanlarda dik durabilmek geleneksiz olmaz; bundan sonra geleneği bilecek, anlayacak ve yeniden üretecek bir neslin vürudunu hangi haklı sebebe müsteniden bekleyebiliriz ki?

Türkiye’de demokrasi ve muhalefet geleneğinin eksikliğinden bahsediyorsunuz? Türkiye’de muhalefet yapılarının gelişmemesinin arkasında yatan unsurlar olarak neleri görüyorsunuz?

Bu medeni değil tarihi bir mesele; hükmümde bir suçlama ifadesi yok. Çok partili hayata şeklen 1909′da, aslen 1950′de geçtik. Aradaki uzun otorite yılları olmasaydı bile demokrasiyi ve muhalefet geleneğini rayına koyacak siyasi kültürü geliştirebilmemiz yine vakit isterdi. Siyasi yapılar kanunla kurulur ama kanunla işlerlik kazanamaz. Diğer taraftan demokrasi dünya üzerinde zaten kıt teşekkül eden bir siyasi kültür üslubudur ve kuzey ülkelerindeki tarihi arkaplanı en kaba hesapla üç-dört asırlık çileli bir geçmişe dayanıyor. Zamanla teşekkül edecek şeyler için acele etmek anlamsız ama zamanında katedilecek merhaleleri alamamak can sıkıcı. 1960′dan sonra başlayan askeri darbeler süreci hiç yaşanmayabilirdi mesela. Darbe süreçleri, zaten sığ siyasi kültürümüzü bir kere daha zaafa uğrattı.

Ömrünüzün büyük bir bölümünü Sivas’ta geçirdiniz ve Sivas’ı kıvrak bir üslupla incelediğiniz altıncı şehir isimli bir kitabınız bulunuyor. Kitabınızda Türkiye’de şehir kimliği yerine modern kentin öne çıktığını eleştirel bir bakışla tespit ediyorsunuz? Şehir kimliğinin eksikliğinin yol açtığı sorunlar olarak neleri görüyorsunuz? Türkiye’de şehir kimliğinin nasıl hatırlatılabileceğini ve canlandırabileceğini düşünüyorsunuz?

Şehir kimliği dediğimiz medeni birikimin ta kendisidir ve az önce bahsettiğim siyasi kültür, şehir kimliğinin ayrılmaz bir uzvudur. Türkiye’de şehirler eski âhenk ve nizamını kaybetti. Şehir kültürünü mektepte alfabe öğretir gibi öğretemezsiniz; o, şehir iklimi içinde hayli zaman yaşamak, çatışmak, uzlaşmakla biriktirilebilecek bir tecrübedir. Modern şehirler bana göre şu anda yayık fıçısını andırıyor ve o şiddetli çalkantı hâlâ devam ediyor. Şehirli-köylü nüfus arasındaki oran son otuz yılda tersine döndü ki bu çok hızlı, neredeyse dayanılmaz bir değişimdir. Yeni şehir kültürünü eğer fırsat bulabilirsek yeni şehirlerde inşa edeceğiz; tecrübe birikimini ciddiye alır, bizden önceki kuşakların yaşadıklarını iyi tahlil edersek süreci kısaltır ve ızdırapsız hale getirebiliriz; şimdi yapmakta olduğumuz üzre devam ettiğimizde süreç uzayacak ve acılı geçecektir diye düşünüyorum.

Türk aydınıayrıntılardan uzak, nazariyetin fildişi kulesinden ayrı kalmaktan dehşete kapılan bir alaturka tembellik içindedir , bu toplumun 200 senedir en büyük problemini okumuş güruh teşkil eder diyorsunuz? Sizi bu tespiti yapmaya sevk eden unsurlar nelerdir? Türk aydınının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk aydını dediğimiz sınıf kırılış devrinin ürünüdür ve temel vasfı mensup olduğu topluma yabancılaşmış olmaktır; işte bu yüzden mütemadiyen problem teşkil ederler ve gerçek problemlerin farkedilmesini engelledikleri için tehlikeli bir zümre haline gelmişlerdir. Ondokuzuncu yüzyıl başlarında biraz da ileriyi iyi hesap etmeden tahrip ettiğimiz devşirme kurumu ve ona bağlı olarak ayakta duran Enderun’dan sonra Medrese’nin de çağın gerektirdiği takviyeden mahrum kalarak çökmesiyle siyasi elit sınıfımız tamamen değişti ve bu arada aydınlar doğrudan yönetici olmak zevkini tattılar. Kısa zamanda kendilerine toplum mühendisliği görevini layık görerek aslında içinden çıktıkları halde tanımadıkları toplumu biçimlendirmeye başladılar. Bu sürecin neticesi yönetememek ve yönetilememek oldu. Bugünün aydını ise Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerine nispetle daha donanımsız kalmanın bütün işaretlerini gösteriyor.

-?- 2002

Mobify empowers marketers and developers to create amazing mobile web experiences. Tap to learn more

Mobify