Yazarlık raconu: Nedir, ne değildir
Son yıllarda, “yazarlık raconu” diye bir dizi yazılı olmayan kurallar edebiyatı geliştirildi. Buna göre, yönetim yazara katiyen karışmamalı, ona herhangi bir fikir telkin etmemeli ve yazdıklarını olduğu gibi yayımlamalıdır.
Aksine davranırsa basın hürriyetini zedelemiş, hatta suç işlemiş olur. Genel çerçevede bu gibi “dilek ve temenni”lerin isabetinden söz edilebilir ama fiilî durum, bu gibi temennileri anlamsız kılıyor. Daha açık konuşalım, yayın organları, bir parlamento gibi söz ve fikir hürriyetinin kanunlarla korunduğu, fikrî idealizmin sonuna kadar savunulduğu yerler değil, her şeyden önce birer ticari işletmedir; yazarlar ise sadece fikir veya emek işçilerine göre biraz daha farklı statüde çalışan sözleşmeli birer emekçi… Bu hususta köpürtülen edebiyata göre, yazarlar, çalıştıkları yayın organlarına bile bağımsız ve mesafeli duran birer şövalye, birer hürriyet ve adalet savaşçısı gibi tarif ediliyor.
Auster buraya; yumruk havaya!
Artık bu demden sonra hepimiz için yapılacak ilk iş, müşarünileyhin bir kitabını bulup okumaktır.
Müşarünileyh dediğim Paul Auster. Bir kısım medyamızda sadece Auster olarak geçiyor, o kadar mâlum bir şahsiyet yani. Biz bir adamı sadece soyadıyla zikretmeye başlamışsak, âmiyâne tabirle o kişi “Aşığı gümüşletmiş” demektir ve netekim kitaplarının Türkiye’deki yayıncısı, üstâdın, “Orada gazetecileri cezaevine koyuyorlar; ben öyle bir ülkeye gitmem” şeklindeki sözlerinden sonra neredeyse külliyat halinde neşrettikleri kitaplarının yeni baskılarını yapmak için rotatiflere “Tam gaz!” komutu göndermiş olsalar gerektir; zira böyle curnata az ele geçer.
Şu bizim sanayi çarşıları
Büyük şehirlerde pek fark edilmiyor; orta ve küçük ölçekli her şehrin bir “Sanayi Çarşısı” vardır.
Sanayi Çarşısı demek, bir şehrin eli âlet tutan, meslek sahibi, eşyâya hükmünü geçiren, belirli bir alanda teknik bilgisi bulunan hünerli ve vasıflı insanlarının bir araya geldiği yer demektir. Vaktiyle “Zenaat sahipleri bir araya gelsin; ehven fiyatla dükkân tezgâh sahibi olsunlar; birbirleriyle dayanışsınlar, icabında el ele verip entegre (yani birbirini takib eden üretim safhaları) imalatta bulunabilsinler” diye icad edilmiş olsa gerektir.
Çocuğa ebeveyn dayatması ne olacak peki?
Milliyet yazarı Hasan Cemal’in “dindar gençlik” tartışması çerçevesinde Başbakan’ı eleştirirken tepkisini ifade için kurduğu şu cümleler, aslında sıkıntının ne kadar derin felsefî açmazları olduğunu işaretliyor.
“Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken, hedeflerinin dindar ve muhafazakâr bir gençlik yetiştirmek olduğunu söylüyor. Öyle mi? Atatürkçü gençlikten sonra sıra dindar, muhafazakâr gençlikte mi? Devlet şimdi bunu mu iş edinecek? O zaman demokrasi bunun neresinde olacak? Gerçek laiklik neresinde olacak? Soruyorum Sayın Başbakan’a: Ben çocuğumun dindar ve muhafazakâr yetişmesini istemiyorsam ne yapacağım?”
Yazının devamını okuyun »
Sadeleştirme hakkında düşündüklerim: Lem’alar
Bilenler farkında fakat büyük çoğunluk, şu esnada çok önemli ve ateşli bir edebî tartışmanın yaşandığından habersiz.
“Derin Türkiye” Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı’ndan Lem’alar’ın sadeleştirilmiş baskısını konuşuyor. Münakaşanın can alıcı noktası, “Risâleler sadeleştirilemez; olduğu gibi muhafaza edilmeli” görüşüdür.
Baştan söyleyim: Bendeniz evvelâ edebî metinlerin sadeleştirilmesine öteden beri muhalifim. İki- Aslında, “İçerden” konuşma salahiyetim de yok, çünkü Nur talebesi değilim. Öyleyse söyleyeceklerimi birinci şık üzerine binâ edeceğim, siz de öyle değerlendiriniz lütfen…
Yazının devamını okuyun »
Devrimciliğin âlemi yok!
-Andımız, gençliğe hitâbe desem?..
-Hmm, nazik mesele Çekirge!
-Neresi nâzik hocam; kaldıralım gitsin, hazır fırsat…
-Kaldıralım demek kolay fakat benim içime sinmeyen bir şey var, edâsı beni huzursuz ediyor. Bu taleplerin intikamcı bir histeriye dönüşmesinden endişe ediyorum. Buna gerek yok; günün en mühim ihtiyacı andımızı, gençliğe hitabeyi kaldırıp atmak değil. Ne var ki biz ifratlardan tefritlere savrulmadan, aşırılıkları dibine kadar yaşamadan mâkul olanda karar kılamıyoruz. Her sabah 7′sinden 17′sine kadar bütün çocuklara huşû içinde andımızı hep bir ağızdan yüksek sesle tekrarlatmak, rejimin çocukları adam yerine koymadığının nişânı idi. Milli eğitim süreçlerinin her safhasında çocukları doktrine ederek iyi insan, iyi vatandaş imâl etmeye çalıştık yıllardan beri. Çok ucuz, çok mâliyetsiz, insana “Acaba?” dedirtecek derecede basit bir doktrin telkiniydi bu; emeksizdi, kaliteden mahrumdu…
Tefsir-i lu’b u lehv
-Hocam futbol…
-Anladım; futbol bir oyundur Çekirge. Ara sıra spordan sayıldığı da oluyor ama sonuçta bir oyun. Oyun deyip geçmemeli ama, çok ciddi bir şeydir oyun. Kur’an’da bile yeri var. “Şüphesiz dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir” buyruluyor 47. sûrenin 36. âyetinde. Bu, önemli bir anlam tabakası; diğer tabaka A’râf ve En’âm sûrelerinde farkediliyor; orada, insanların “Dinlerini oyun ve eğlence edinmeleri” anlatılıyor. Dikkat isterim, her üç sûrede de oyun ve eğlence kavramları şu iki kelime ile karşılanıyor: Lu’b ve Lehv.
Yazının devamını okuyun »
Muktedir bir Türkiye, Batı’yı korkutuyor
The Independent gazetesinde yayımlanan ‘Türkiye’nin ekonomik mucizesi artık zeval mi buluyor?’ başlıklı yorum yazısı, tahmin edileceği üzere Türk basınında anında yankı buldu. Bazı Türk yorumcular, çok daha atik davranarak gazetenin web sitesinde yayımlanan makalenin altında, artık aşinası olduğumuz polemiklere girişmekte dakika sektirmediler. Bunlardan biri çok manidardı: “Bunlar İmam-Hatiplerin, Fethullah’ın, Tayyiplerin mârifetleri; başka ne bekliyordunuz ki?”
TOKİ yönetiminin açıklaması
Gazetenizin 15 Ocak 2012 tarihli Pazar ekinde yayınlanan, “TOKİ’nin ufku var mı, ufku?” başlıklı yazınızdaki görüşleriniz üzerine aşağıdaki hususları bilginize sunarak değerlendirmelerinize katkıda bulunacağımız düşüncesindeyiz.
İdaremiz, 58, 59, 60 ve 61. hükümetlerimizin acil eylem planı ve hükümet programlarında yer verilen hedefler çerçevesinde, gecekondu dönüşüm/kentsel yenileme projeleriyle, belediyelerle işbirliği içinde çağdaş şehirler üretilmesini ve şehirlerin günün değişen koşullarına daha iyi yanıt verebilecek duruma getirilmesini hedeflemektedir. Bunun yanı sıra kentlerimizdeki gecekondulaşmanın önlenmesi, mevcut gecekondu alanlarının dönüştürülmesi ve dar gelirlilerin kira öder gibi kısa sürede ev sahibi olmaları da amaçlanmaktadır.
Yazının devamını okuyun »
Sahi, neydi o kanun?
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 76. Maddesi, “Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar” başlığı altında şöyle bir hüküm getiriyor:
“Bir plânın icrası suretiyle, millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubun tamamen veya kısmen yokedilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur.”
Kanun daha sonra suç sayılan fiilleri sıralıyor: “Kasten öldürme, kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme, grubun tamamen veya kısmen yokedilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması, grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması, gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi.”
Yazının devamını okuyun »